17 Şubat 2010 Çarşamba

Bak tapınaktaki ışığa...


"Zaten kim bu güzeller güzeli tapınaktaki ışığı, böylesine her yeri aynı anda aydınlatan buradan başka ve daha güzel bir yere yerleştirebilir ki? Gerçekten de evrenin bu aydınlatıcısına kimisinin akıl, kimisinin de kılavuz demesi boşa değil. Trimegistus onu görünen Tanrı, Sophocles’in Electra’sı ise her şeyi gözetleyen olarak betimlemiştir."
Copernicus, De Revolutionibus I.X.

Bay Yang'dan... Çin ve Batı şiiri üzerine


...
Batı şiirini incelerken, yazar ile anlatanın aynı kişi olduğu çok az örnek bulunduğunu unutmamak gerekir. Çin şiiri ile batınınki arasındaki temel fark, bu kişi kullanımında yatar. Çin şiir geleneğinde şair ile şiiri dile getiren kişi ayrı sesler değildir; nakil, ancak sıradan matem manzumesinde, halk şarkısı örneklerinde görülür. Eski Çin şairi, okuruna doğrudan kendi seslenir; o dönem şiirinin vazgeçilmez meziyeti, bu içtenlik, aracısız söyleyiş tarzı. Çin şairi kendi kişisini, kendi şiirsel sesinde yabancılaştıracak aracıya gerek duymaz. Batı'da şair bunun tam tersini yapar, şiirde otobiyografik tattan kaçınır; Onun için hüner, içtenlikten önce gelir. Bu nedenle Batı şiirini okurken, anlatan şairin kendisi olmaz. Anlatıcı genelde şairin kendisi değil, herhangi biridir.
...

Batı kültüründe öz, bireydir; bizim uygarlığımızda ise kamu bireyden önce gelir. Şiire gelince, her iki uygarlıkta da işlev aynı; kişinin kendini ifade ederek varoluşunu sürdürme isteği. Gerçi bu amaca ulaşmak için değişik yollar kullanılır ama fark etmez. Çin kültüründe şiir, kamu yaşamının basıncını sürekli ve tüm derinliğiyle üzerinde duyan bilge kişiyi özgürleştirmek ve desteklemek için vardır. Bu nedenle Çinli şair kendi adına konuşmaktan çekinmez; kendi sesini başka bir tanımsız kişiliğin altında gizlemeye tahammül edemez. Nasıl etsin! Bağımsızlığını şiirsel dille ilan etmek için can atıyor! Başka bir anlatımla, 'kişi' bizde ancak şiiri kadar özgür; Çinli şairin tek varoluş biçimi bu özdeşlik. Buna karşılık Batı'da şiir bireyi hem besliyor hem koruyor. Şair bir yandan diğer insanların tehdidi altında, öte yandan onlarla iletişim kurmak zorunda. Bu durumda, Batı şiirinde şair, 'nakleden kişi' olarak kendini açık edip incinmekten çekiniyor, iletişimi 'öteki' nin sırtından kurup dertleşirken bu belirsizliğe sığınıyor. Bu açıdan bakılınca, 'dramatik araç' olarak kullanılan 'nakleden kişi,' bireyin kendini çoğaltmasına yarıyor, denilebilir."

Bay Yang sustu. Sözlerinin akılda kalması, öğrencilerin rahatça not alması için bekliyor gibiydi. Yaman bir tez dinlemiştim, anlattıkları yeni şeylerdi. Ancak görüşleri henüz çok genel çizilmişti, henüz hamdı. Yazıya dökülmeden önce baştan aşağıya gözden geçirilip kanıtlar sıralanmalı. Ayrıca tezin bütününde boşluklar var. Batı Romantikleri'ni, şiirlerinde nakleden kişiyi pek az kullanan Byron ve Keats'i de göz önünde tutmalıydı. Dante bile İlahi Komedya'da sık sık 'kendi' olarak konuşuyor. Dahası var, Batı ile Çin uygarlıklarını ayırt edici kavram olarak, 'kendine ilgi' ölçeğini sunmak pek bir kolaycılık oluyor. Örneğin, Batı uygarlığının özü sayılabilecek Hıristiyanlık, Tanrı'yı bireyin önüne koyar. Bay Yang, Batı dillerinden sadece birine yoğunlaşsa daha iyi olurdu; tezi, Batı şiirinin tümüne uygulayınca baş etmesine olanak yok."

Ha Jin, Çözülme, Sf.118-120, Epsilon Yay., 2004.

deprem mi? (1)



"Si, quod unum immobile est in illo fixumque, ut cuncta in se intenta sustineat, fluctuat: si, quod proprium habet terra, perdidit, stare: ubi tandem resident metus nostri? Quod corpora receptaculum invenient? quo solicita confugient, si ab imo metus nascitur, et funditus trahitur?"
SENECA, NATURALES QUAESTIONES VI. Cp.I.4

Agnes Heller'den "Günlük Hayatın Temel Etiği"ne İlişkin

...Dürüstlük erdemleri ile hiçbir şekilde bağdaşmayan tutum ve uygulamaları sıralamak çok daha kolaydır. Şu gibi durumlarda bu erdemlerin varlığından söz edemeyiz: İnsan nasıl biri olduğunu (veya olduğuna inandığı kişiyi) belli etmiyorsa; insan hiç kimseye kendini açmıyor, tek bir "öteki"ne bile kendisini saydam kılmıyorsa; insan itiyat halinde kendi hal ve davranışlarının nedenlerini gizliyorsa; insan sahte bir davranış veya tutum sergiliyorsa (birtakım kötü sonuçlardan sakınma ihtiyacının dışındaki nedenlerle); insan hiç kimseye güvenmiyorsa; insan itiyat halinde başkalarından şüpheleniyor ve onlara hep kötü niyet ve emeller yüklüyorsa; insan itiyat halinde başkalarından bilgi veya haber saklıyorsa; insan, tutmak gibi bir niyeti olmadan sözler veriyorsa; insan itiyat halinde, tutup tutamayacağını düşünmeden sözler veriyorsa; insan özel, saklı kalması gereken bilgileri ifşa ediyorsa (birtakım kötü sonuçlardan sakınma ihtiyacının dışındaki nedenlerle).

Leibniz'in düşünce zincirini hatırlayalım: hareketler, fiziksel kötülüğe yol açıyorlarsa (açtıkları için) ahlâki olarak kötü kabul edilir. Dürüstlük erdemlerinin eksikliği insanların sakat bırakılmasını, öldürülmesini, yoksullaşmasını, hasta olmasını getirmeyebilir (kimi zaman bunlar da olabilir, ama neyse). Ama unutmayalım ki, en kalıcı, tedavisi en zor ruhsal yaralar tam da bu erdemlerin eksikliğiyle açılır. Mahrem bir ilişkide taraflardan birinin, karşı tarafın varsaydığı, beklediği ya da ta başından veri kabul ettiği dürüstlük erdemlerinden tümüyle yoksun olduğunun ortaya çıkması tam bir yıkımdır. Başından böyle bir şey geçen kişi güvenini, özgüvenini ve hayata güvenme kabiliyetini yitirebilir. Bazen insanların duygu ve güvenleriyle oynayan insanlar bildiğimiz aşağılık insanlar değildir, sadece kendini gözetmektedir, düşüncesizdir veya kayıtsızdır.

Makbul kişilerin, doğru şeyi yapmaları gerektiğinde, cesarete ihtiyaçları vardır. Makbul kişiler, hayatlarının merkezine yaklaşabilmek için kendisine "Yapmam gereken doğru şey ne?" sorusunu soran kişilerdir. Diyelim ki böyle bir kişi, burada ve şimdi yapması gereken şeyi keşfetti. Bu kişi hemen, gözü hiçbir şeyi görmez bir halde gereğini yapmalıdır. Bu somut karar eylemi, bu cesaret eylemi, "yapılması gereken doğru şeyin ortaya çıkarılması" modelinden farklıdır; "varoluşsal seçim modeli"nden de farklıdır. Verdiği kararla veya karar aracılığıyla bu kişi kendini değil, bir şey seçer (yapılacak bir şey) ve burada akli müzakere askıya alınmıştır. Kişi, kendini geçmişten ve gelecekle ilgili tüm bilişsel düşünce deneyimlerinden yalıtarak, doğru şeyi yapmaya girişir; çünkü eyleminin sonuçları hayatına mal olacak olsa bile bu gözünde değildir. Ama öncelikle, kendini, geçmişinde yatan tüm belirlenimlerden ve o ana dek yapıp yapmadığı her şeyden bağımsız kılar. Ancak yine de kendini dünyadan ve gelecekten (ilk, varoluşsal seçimde olduğu gibi) yalıtmaz; daha çok, yüzünü tutkulu bir şekilde dünyaya ve geleceğine döner. Bir şeye doğru kulaç atmak için gözünü kapatıp harekete geçer. Ahlâki cesaret jesti fedakârlık jestiyle özdeş değildir. Ahlâki bir karar verirken, harekete geçmeye davranırken insan geride neler bıraktığının tümüyle farkındadır, ama insan gelecekte ne kazanıp ne kaybedeceğini bilemez. Saul, babasının eşeklerini takip ederek bir krallık kazandı.

Korkaklık ahlâki bir kusur değildir. Ama, bilmeliyiz ki, hayatımızdaki en büyük kötülüklerden (ahlâki kötülük ve ahlâki kötülüklerin yol açtığı fiziksel kötülükler), basit cesaret denemeleriyle kurtulabilirdik. Diktatör ve tiranlar güçlerini kötülüğe veya bayağılığa değil, açıkça korkaklığa borçludur. Ve bu, uygar toplumun gündelik hayatındaki tiranlar için de geçerlidir. Medeni cesaret, yüreklilik, tüm diğer erdemlerin yürüyüşe geçeceği yolu temizler.

Çağdaş gündelik hayatla ilgili ahlâki meseleler üzerinde düşünmek manevî olarak doyurucu olmayabilir, çünkü insan herkesin bildiği bir şey üzerinde konuşmaya çalışmaktadır. Ancak bu mütevazı işin yapılması gerekiyor, başka hiçbir neden olmasa bile, merkez felsefenin şu anda spekülatif bir kadanada oturduğunu düşünerek. O, tüm ahlâki erdem ve meselelerden geriye sadece adaletin kaldığını "biliyor"; o, ahlâkiyatın tümüyle görelileştiğini "kanıtlıyor"; o, ahlâki normları, fayda azamileştirmesinden çıkarsıyor ya da akılcı söyleme bağlıyor. Bu felsefe, tam da bunları yapmakla, teorik olarak ahlâkiyatın yapısını çözüyor ve gülerek ya da ağlayarak bu zaten mumyalanmış cesedi toprağa gömüyor, Ama ahlâkın yapısı salt bilişsel vasıtalarla çözülemez; çünkü bilgi ve ahlâk, en azından kökenlerinde, heterojendir. Ahlâk mutlaktır; mutlaktı, mutlaktır ve mutlak kalacaktır. Belki de gelecekte ahlâksız bir dünya söz konusu olacak; ama bu dünyada, kanun diyemesek bile, adalet olmayacak. Böyle bir dünya tahayyül edemeyiz, çünkü bizim dünyamızdan tepeden tırnağa farklı. Bizim dünyamız durdukça, felsefe halen (ve zaten) sahip olduğumuz, yani her gün kullanmakta olduğumuz ahlâkiyat türünü açıklama yeteneğinde olacaktır; mütevazı bir şekilde makbul, dürüst insanları izleyerek.

KAYNAK: Agnes Heller, "Günlük Hayatın Temel Etiği", Sf.96-98, Tahayyül Gücünü Yeniden Düşünmek: Kültür ve Yaratıcılık (ed. G. Robinson & J. Rundell), Ayrıntı Yay., Çev. E. Başer, İstanbul 1999.

Gemiler feminendir

Gemiler feminendir.

Çünkü antik Yunanlar, gemilerine dişil isimler verirler; bunun nedeni olarak da, gemi yolculuğunun ilk bulunuşunu tanrıça Athena'ya atfederlermiş [1]. Yunanların favori gemi isimlerinden biri Nausicaa imiş; yani geleneksel Yunan söyleminden çıkarılmış isimleri kullanmışlar. Zaten Yunancada gemi anlamındaki kelime de naus'tur. Dahası yine dişil olmak üzere "sağduyu", "selamet", "rehberlik" gibi isimler kullanmışlar [2]; bu kavramlar da zaten Athena'nın vasıflarını gösterir. Sözün özü, Yunan zihninin gemide ve gemi yolculuğunda Athena yoldaşlığını / rehberliğini gördüğü açıktır. Zaten hatırlarsak, Homeros'un Odysseia'da çizdiği Odysseus tipinin de, hikayedeki deniz yolculuğunda tek yoldaşı Athena'dır. Yani Yunan zihni için gemideki dişillik her haliyle Athena'yı anımsatır.

Romalılara gelelim. Latincedeki gemi manasına gelen navis (-is) ismi de dişildir (Plaut. Bacch. 2, 3, 57; Cic. De Or. 1, 38, 174; Caes. B. C. 3, 39, 2 vb.). Alexander Adam'ın Latince gramer kitabında geçtiğine göre Romalıların gemilere dişil isim vermeleri, gemi anlamındaki navis kelimesinin yapıca dişil olmasından kaynaklanmaktadır. Bunun gibi ağaç anlamındaki arbor ismi de dişil olduğundan, ağaçlara verilen özel isimler de dişil olur, vb. [3] Ancak Romalılar, Yunanlar gibi kesin bir kaide yaratmamış görünüyorlar; bazen gemilerine eril (masculinum) isim verdikleri de olmuştur. Hatta gemiyi yapanın adının gemiye verildiği de olmuştur [4].

Latin mitolojisinde, dininde kadınların gemilere dönüştüğü özellikle de "baş kadın" tipi olarak Quinta Claudia'nın gemi biçimine aktarıldığı anlatılır. Claudia'nın kutsallaşması da işte bu dönüşümden sonra gerçekleşir [5].

Gemicilik terminolojisinde (İngilizcede) "she" dişil zamirinin hem fonetik hem de yapıca "gemi" anlamındaki ship kelimesini gösterdiği söylenir; ayrıca "ship" modern İngilizcede, cansız olup da kendisine bir cins aktarılan ender kelimelerden biridir [6]. Dahası İngilizcede bir gemiye eril bir özel isim verilse dahi, onu gösteren zamir dişil olur [7]. Aynı durum Latincede de geçerlidir: Vergilius, Aeneis V.122'de Centaurus adlı gemiden bahsederken, onu betimleyen dişil haldeki "magna" sıfatını kullanıyor (gemiyi eril düşünseydi "magno" derdi, ama demiyor):
"Centauro invehitur magna; scyllaque cloanthus".

Yunancadaki naus ile Latincedeki navis'in Sanskritçedeki, yine gemi manasındaki, nau isminden geldiğini de aktaralım. sanskritçedeki snau- sna- kökünde "banyo yapmak" anlamı vardır [8]; yani buradaki anlam seyrini "banyodan gemiye" doğru algılamamız gerek.

James Harris'te geçtiğince[9] gemi kelimesinin (navis) dişil olmasının nedeni içine erkekleri (insanları), malları, silahları vb. alıyor olmasıdır. Burada geminin iki niteliği ortaya çıkar (İngilizcesiyle daha iyi anlaşılacak): receiver ve container; yani alıcıdır ve taşıyıcıdır. Bu da fazlasıyla dişillik demek oluyor.
Karen Harper'ın The Hooded Hawke'ında bir yerde[10] gemilerin neden feminen olduğu şu şekilde özetleniyor:

"Gemiler, kadınlar gibi güzel olabilir; ancak yine onlar gibi yönetilmesi zordur."

Notlar:

1. Paul Dickson, War Slang: American Fighting Words and Phrases Since the Civil War, p.20, Brassey's Publication, 2003.
2. William Smith, A Smaller Dictionary of Greek and Roman Antiquities, p.262, J. Murray Publication, 1865.
3. Alexander Adam, The Rudiments of Latin and English Grammar, p.10, E. and E. Hosford, 1820.
4. W. Smith, a.g.e., p.262.
5. Augusto Fraschetti, Roman Women, p.25, University of Chicago Press, 2001.
6. P. Dickson, a.g.e., p.20; R. Prior, Latin Demystified, p.11, Mcgraw-Hill Professional, 2008.
7. Vilém Mathesius, Josef Vachek, A Functional Analysis of Present Day English On A General Linguistic Basis, p.47, Walter de Gruyter, 1975.
8. Charles Anthon, A System of Greek Prosody and Metre, for the use of schools and college, p.217, Harper & Brothers, 1842.
9. James Harris, Hermes: or, a Philosophical Inquiry Concerning Universal Grammar, p.48, I. Novrse and P. Vaillant, 1765.
10. Karen Harper, The Hooded Hawke: An Elizabeth I Mystery, p.118, Macmillan, 2007.

Bu yazıyı evvela Ekşi Sözlük'te yayınladım:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=gemiler+feminendir%2F%40jimi+the+kewl

Saanen Keçisi


Birkaç gündür daha önce aldığım halde seyretmediğim YAYÇEP (Yaygın Çiftçi Eğitim Programı) CD'lerini seyrediyorum. Bağcılık ve Küçükbaş Hayvancılık konularında hazırlanan YAYÇEP CD'lerini seyrettim. YAYÇEP hakkında bir yazı yazmıştım. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Yayın Dairesi Başkanlığı sitesi sayfalarını incelediğimde 1990 larda hazırlanan YAYÇEP CD'lerinin yenilenmekte olduğunu sevinerek görüdüm. Neredeyse 20 yıl önceki bilgilerin ve teknolojilerin güncellenmesinin yapılması isabet olmuş. Bendeki CD'ler eski YAYÇEP CD'leri, bazı bölümlerdeki bilgiler komik kalmış.

Düzenli takip ettiğim bloglarda hayvancılık ile ilgili yazılar pek yayınlanmıyor. Alternatif Yaşam Çiftliğinde 5-10 küçükbaş olmasını planladığım için kendimce araştırmalar yapıyorum.

Koyunculuk ve Keçicilik CD'lerinden koyun yetiştiriciliği ile ilgili aklıma takılan ilk soru sadece dört ay süt verimi olan koyunculuk nasıl ekonomik olarak yapılabiliyor? oldu. Koyunlar sadece Şubat-Mart-Nisan ve Mayıs aylarında süt veriyormuş.(Bu cümleyi yazar yazmaz aklıma "Neredeyse 40 yaşıma geliyorum, durumun trajikliğine bakın ki, koyunları 365 gün süt veren makinalar olarak görüyorum." geldi.) Üretilen koyun peynirleri sadece dört ayda üretilip tüm yıl bu peynirler mi kullanılıyor? Seyrettiğim CD'den sonra koyun yetiştiriciliğinin pek aklıma yattığını söyleyemeyeceğim.

Koyunculuk ve Keçicilik CD'lerinde duyduğum bir cümle üzerine yaptığım araştırmada Saanen Keçisi hakkında birçok üretici site ve haber buldum.

Peki neymiş bu Saanen Keçisi?

Saanen Keçisinin özelliğini Saanen Keçi Çiftliği sitesinden aşağıya kopyaladım.
- - - - - - - - - - - - - - - - -
Sağlam kemik yapılı ve duruşu mumtazam olan Saanen keçileri, değişik çevre şartlarına iyi adapte olduklarından, dünyanın bir çok köşesinde yetiştirilebilmektedir. Saanen keçisi, sütçü ırklar arasında en erken gelişen bir tiptir ve ırk karakterlerini döllerine geçirme bakımından da üstündürler. Yapılan melezlerden anlaşılmıştır ki, Saanen ırkının beyaz rengi diğer renklere baskındır. Bu ırkta süt verimi en başta gelen özelliktir. İyi bakım – besleme şartlarında ve küçük sürülerde ortalama laktasyon verimi 800 – 900 kg etrafında olup 1500-2000 kg’a çıktığı görülmüştür. Sütte yağ oranı %3 –4’dür. Bu ırkta döl verimi de yüksektir, her doğuma ortalama 1.7 – 1.9 yavru düşer. Bir doğumda 3 – 4 yavru hatta 5 yavru
elde edildiği görülür.
Türkiye’de Saanen yetiştiriciliği üzerinde yapılan çalışmalarda, memleketimizde bu ırkın başarı ile yetiştirilebileceği ve özellikle iklim koşullarının Saanen için uygun olan bölgelerde çok iyi sonuçlar alındığı ortaya konmuştur. Bununla birlikte , ilk kademede melez yetiştirmeye önem vermek yerinde olur.
- - - - - - - - - - - - - - - - - -
Çanakkale'de merkezi ve Balıkesir'de şubesi bulunan Saanen Keçi Çiftliğinden alınan bilgileri aşağıya kopyaladım.

Ezine Saaneni keçilerine ait bazı özellikler

Ortalama Oğlak Doğum Ağırlığı - - - - - - 3,6 kg
Doğumda Göğüs Çevresi - - - - - - - - - - - - 37 cm
Sütten Kesim Yaşı - - - - - - - - - - - - - - - - 45 gün
Sütten Kesim Ağırlığı - - - - - - - - - - - - - - 14 kg
Ergin Keçi Ağırlığı - - - - - - - - - - - - - - - 60 kg
Ergin Teke Ağırlığı - - - - - - - - - - - - - - - 75 kg
Ergin Keçi Cidago Yüksekliği - - - - - - - - - 72 cm
Ergin Teke Cidago Yüksekliği - - - - - - - - - 84 cm
İlkine Tekeye Verilme Yaşı - - - - - - - - - - 7-8 ay
Keçi Başına Oğlak Sayısı (Oğlak Oranı) - - 1.6
Laktasyon Süresi - - - - - - - - - - - - - - - - - 280 gün
Laktasyon Süt Verimi - - - - - - - - - - - - - - - 500- 800 kg
0-2 Aylık Dönemdeki Ölüm Oranı - - - - - - - - % 5-6
Sütün Yağ İçeriği - - - - - - - - - - - - - - - - - - % 3,49
Sütün Kuru Madde Düzeyi - - - - - - - - - - - - % 9,65
Sütün Özgül Ağırlığı - - - - - - - - - - - - - - - 1,028 gr/cm 3

Çanakkale'de yer alan Saanen Çiftliği incelemenizi tavsiye edebileceğim bir başka üretici çiftlik.

Gelelim Saanen ile ilgili haberlere:

İlk haberimiz başarısız olan bir Saanen yetiştiriciliğinin neden başarısız olduğunu anlatmış. Üretici sitelerinde de vurgulanan bir özellik başarısızlık sebeplerinden biri olarak yazılmış. "Saanen keçisinin mera-odaklı beslenmediğini, kaba ve karma yemin barınaklarda verilerek beslendiğini bilerek yola çıkalım."

Başarılı Saanen yetiştiriciliği hakkında bolca haber bulmak mümkün, ilgilenenler bir tanesini bu linkden okuyabilirler.

Knowing

Filmle ilgili çok spoyler içerir, unutmuşum uyarmayı; sonradan ekliyorum bu uyarıyı. İsterseniz okumayın yazımı.

Filmdekine benzer bir malum olma halinden ben de mustaripmişim demek ki, tevekkeli değil, bu filmin adını duyduğumdan beri onu izlemem gerektiğine dair kulağımda fısıltılar duyuyordum. İzledim ve sonunda yeni bir dünyaya yelken açmışçasına (bu tarz ifadeleri kullanınca da aklıma hemen grup yalarcasına geliyor; neydi o? Filmde mi geçiyordu, allah bilir nereden zihnime çöreklendi) buruk bir hüzne gark oldum. Önümde iki seçenek vardı ya bu ya Angels and Demons; bunu tercih ettim, sonuç kısmen pozitif. Görüşlerimi paylaşmak istiyorum efendim.

Önce ilk aklıma gelen -ve benim için her şeyden önce gelen- şu tasarım meselesi oldu. Filmin sonuna doğru üç aşağı beş yukarı tahminler de bulundum, yanılmadım. Evvelce başka entirilerde şu tasarımlar meselesinin üzerinde kabaca durmaya çalışmıştım; insanoğlunun tanrılar uydurduğunu, çünkü buna mecbur olduğunu söylemeye çalışmıştım. Bütün kutsallıkların aslında insan zekasına yakıştığını tasarımların insan zekası ölçüsünde güdük kalmasından çıkarıyordum. Örneğin ademoğlu denize bakıyor, dehşetengiz bir fırtına görüyor; gemisinin alabora olmasının verdiği korkuyla bunu deniz tanrısı Poseidon'un haşmetine ve gücüne yoruyor. Çünkü bir insan başka bir insana dehşet saldığı zaman böyle yapar; bir şeyden dolayı kızar ve hıncını bedel ödeterek alır. Biz şu an aklımızın almadığı, bir türlü anlayamadığımız bir yaratıcıyla anlam veremediğimiz bir düzende karşılaşırsak (şu an karşılaşmışız da, haberimiz yokmuş: bu da olabilir), bunu aktaramayız değil mi? Oysa Poseidon deyip işin içinden çıkmak kolay; neden? Çünkü antropomorfik yapıda. İnsan önceki deneyimlerinden hareketle bir tanrı figürü oluşturuyor; sonra da ona inanarak en azından Theogonia meselesinin yarattığı yükü üzerinden atıyor. Açıkça söylemem gerekirse; bu konuda ne kadar muğlak bir yaratıcı güç tasarımı varsa, o kadar ona inancım sağlamlaşıyor. Yine açıkça söylemem gerekirse; şu ana kadar gördüklerim içinde en muğlak tanrı da İslam'ın Tanrı'sı olduğundan, tasarım kriterinden hareketle, ona yaklaşmam daha mümkün. ben insanın anlayamayacağı bir yapının mümkün olduğunu düşünüyorum; o yüzden bütün dinî sanat eserlerinin fazlasıyla insan güdüklüklerinden kaynaklandığını gördüğümden, dinî tasarımların hiçbirinin benim için bir anlam ifade etmediğini itiraf edebilirim.

Filmi izleyenler niye buraya geldiğimi üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyordur; uzaylıların dünyaya yaşamı getiren asıl kudret olup olmadığına dair bir bilgimiz yok. film bunu vermiyor. Ama filmin sonu yani sonu gelmiş olan dünyanın çeşitli bölgelerinden alınan çocukların yeni bir dünyaya uzaylılar tarafından taşınıyor ve yeni bir hayata adım atıyor oluşu, başlı başına şu an bulunduğumuz yeryüzünde de benzer bir yaşam başlangıcının olmuş olabileceğini düşündürtüyor. Sadece bununla da sınırlı değil. Filmin sonundaki, yeni yaşamın başladığı yere dair kareler de henüz bozulmamış cennet yaşamının imgelerini içeriyor:



Fotoğraflarda gördüğünüz ağaç da meyvesinden yemenin yasak olduğu yaşam ağacı olabilir. Dahası çocuklar günahkarlıklarla dolu eski yeryüzünden buraya atıldıklarına göre, bizim şu an yaşadığımız dünya cehennem, çocuklar Adem ile Havva, yeni geldikleri yer de henüz günahın işlenmediği cennet bahçesi olabilir. Ortam buna müsait; çünkü olumsuz hiçbir şey yokmuş gibi duruyor. Hava güzel, sıcaklık yerinde, bütün kaynaklar bol bol. İnsan henüz yasak meyveden tatmamış vs. gerçi insanın yasak meyveden tatması, Adem ile Havva'nın ilk cinsel tecrübesine neden olduğundan; buranın da yani cennetin de cehenneme dönüşmesi için birleşme sonucu doğan evlatların kahpeliklerine ihtiyaç var. Film biraz daha devam etseydi (ki neden devam etsin, manasız!), büyük ihtimalle Caleb ile Abby, dediğim gibi, çiftleşecek ve burayı da cehenneme çevirecekti. Kendi mitoslarını yaratacaklar; ilk atalar bu cennet bahçesine kendilerini atanın tanrı(lar) olduğunu düşüneceklerdi.

İşte bütün bunlar tasarım, arkadaşlar. Bu gördüklerinizin, duyduklarınızın, düşündüklerinizin hepsi tasarımdan ibaret. Ben Tanrı'nın ve tanrısal bütün lütufların tasarımdan öte olduğunu düşünüyorum; bunu filmden çıkarıyor değilim, film bizat bana bu tasarımın ne kadar güdük olduğunu, burada oturup da 5 dakika içinde özetleyebildiğim bir sistemi haiz olduğunu gösteriyor.

Benzer bir bir kanıtım daha var; şu uzaylılar meselesinde. Aynı tasarım güdüklüğünü "uzaylıları nasıl tasarlıyoruz" sorununda da görebilirsiniz. Neden biz uzaylıları maddi yapılarından sıyrılsalar bile bir insan gibi kafa, boyun, omuz, kollar, eller, ayaklar ve ana gövde olarak düşünüyoruz? Çünkü algımız güdük. Başka türlüsünü tasarlayamıyor; o halde ben şundan kesinlikle eminim ki, uzaylı diye tabir edilen "şey"ler varsa dahi, en azından böyle değiller. Neden uzaylılar yukarı doğru çıkarken hafiften kanat'lanıyorlar? Çünkü melek tasarımını anımsatmak durumundalar öyle mi? Evet. Hıristiyanlar bunu çok yaptılar, tasarım üstüne tasarım, kurgu üstüne kurgu; sonunda sabah yıldızı Lucifer oldu, yarı Pan görünümlü şeytan. Oysa ben şeytanı tasarlayamayacak ölçüde bir terminolojiyle karşı karşıya olmalıydım; buradaki uzaylılar da kanatlanmayabilirdi. Ya da fısıltıyla anlaşıyorlar; neden? Fısıltı insana ve bu dünyaya özgüdür; "telepatiyle ulaşabilirlerdi" diyeceğim, ama o da insana özgü be kardeşim. Bir şekilde, işte muâllâkta bıraktıkları bir mevzu olaydı, ne kaybederdi film? (Ayrıca esas oğlanımız john Koestler'in kardeşini Issız Adam'daki kız oynuyor, benzetmiş de olabilirim. O değilse emailimi ssg'den alsın kendisine söyleyeceğim birkaç şey var.)

Bu çağda artık başka türlü tasarımları sunmalı insanoğlu diye düşünüyorum; yüzyıllar içinde insan oğlunun kurgu ve tasarım yeteneğinin ne denli geliştiği ortada; başka türlü bir şey benim istediğim belki, bilmiyorum. Bilmediğim için örnek de veremiyorum. Öyle bir uzaylı çiz ki, ben onun uzaylı olduğunu bile anlamayayım. Ne olduğunu bilmediğim bir felaket olmalı; güneş bile buna şaşırmalı. Zihnim öylesine allak bullak olmalı ki, sonunda kurgu ötesine geçmiş gibi duran bir kurguyla karşılaşmış olduğum için, filmle ilgili entiri bile giremeyeyim. Mesela Black Sabbath'ın Planet Caravan'ı benim için öyle bir tasarım ki, hakkında entiri girmekte zorlanırım. Anlatılacak gibi değil, hislerim kelimeler şeklinde vücuda gelemez. Güdük kalır. Oysa bir tane bile şarkısını bilmediğim Hadise'yle ilgili konuşabilirim. Eurovision'da kaçıncı olduğunu bile bilmiyorum ama konuşabilirim; allah ne verdiyse dilimin bağları çözülür; eleştir babam eleştir, bilmeden konuşurum, olur bu. İnsan bildiği şeyi anlatamaz, canlarım. Bilmediği şeyi ise tekrar tekrar... bende ne cevherler var, ama hiçbirini anlatamıyorum işte. Herkes böyledir. Ama işte Knowing'de de bu vardı; yani üzerine açıklama yapılabilirlik. Çünkü tasarım güdük, çünkü onu tasarlayan da güdük. Öteye gidememiş; astrofizikçi bir zat ne maaş alıyor mübarek, çiftlikte yaşıyor. Ne bileyim babası inançlı, kendisi inançsız; filmin sonunda inanmaya başlıyor. Yahu bunlar da sizde dejavu etkisi yapmıyor mu?

Ürperticiliğin sınırlarında dolaşmayı özlüyorum. Sanki bir zamanlar dolaşmışım gibi hatırlıyorum, Platon'a katılıyorum, bu bilgilerin hepsini bir gün mutlaka hatırlayacağım.

"Sen, ölülere işittiremezsin. Eğer dönüp giderlerse, sağırlara da çağrıyı duyuramazsın."

-What is knowing?
+Knowing the end...
-I know...

Not: Ekşi Sözlük için yazdığım bir yazı bu:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=knowing%2F%40jimi+the+kewl